Bugun...



MUHARREM AYI AŞURE GÜNÜ ÖNEMİ BİLGİ
Tarih: 22-10-2015 21:26:57 + -


Muharrem Ayı ve Aşure Gününün önemi ile ilgili bilgi. Aşure gününde neler oldu? Muharrem Ayı Hicret, Hz. Hüseyin Şehadeti, Tarihin Önemli Olayları Hakkında Vaaz.


MUHARREM AYI AŞURE GÜNÜ ÖNEMİ BİLGİ

MUHARREM AYININ VE AŞURE GÜNÜNÜN FAZİLETİ

 

ENFAL SURESİ - 30. AYET

 

 

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُواْ لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُاللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ:

                      MEALİ :

 

     “Hani bir vakitler kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya (Mekke’den) sürüp çıkarmak için tuzak kuruyorlardı da onlar tuzak kurarken Allah ta tuzaklarını bozuyordu. Öyle ya Allah, tuzakların en iyisini kurar.” (ENFAL SURESİ - 30. AYET)

 

     İbni Abbas (RA)’ın rivayetinde Hz Peygamber (SAV) şöyle buyurur: “Kim ki aşure günü oruç tutarsa, Allah ona on bin melek sevabı verir. Kim ki aşure günü oruç tutarsa, Allah ona on bin hac, on bin umre ve on bin şehit sevabı verir. Kim ki aşure gününde bir yetimi sevindirirse, Allah ona o yetimini başındaki kıl sayısınca derece verir. Kim ki aşure gününün gecesi bir mümini yedirip içirirse, sanki bütün Ümmet-i Muhammed’i yedirip içirmiş ve doyurmuşçasına sevaba nail olur.” Hz Peygamber (SAV)’in bu sözleri üzerine Ashab-ı Kiram dediler ki: “Ey Allah’ın Rasülü! Aşure günü İslam’dan önceki ümmetler için de şerefli miydi?”

Hz Peygamber (SAV) şöyle cevap verdiler: “Evet. Allah, göklerle yeri aşure günü yarattı. Dağlarla denizleri aşure günü yarattı. Levh ile kalemi aşure günü yarattı. Âdem (AS)’ı aşure günü yarattı. Havva anamızı aşure günü yarattı. Cenneti aşure günü yarattı. Âdem ile Havva’yı aşure günü cennete koydu. İbrahim (AS) aşure günü doğdu ve Nemrut’un ateşinden aşure günü kurtuldu. Yine İbrahim (AS) oğlu İsmail (AS)’ı kurban etmekle o gün vazifelendirildi. İsmail (AS) o gün kurban edilmekten kurtuldu. Firavun o gün boğuldu. Eyüp (AS) bütün musibetlerden aşure günü kurtuldu. Allah Âdem (AS)’ın duasını aşure günü kabul etti. Davut (AS)’ın zellesini aşure günü bağışladı. Süleyman (AS)’a aşure günü saltanatı verdi. İsa (AS) aşure günü doğdu. İdris (AS) ve İsa (AS) o gün semaya yükseltildiler. Kıyamet o gün kopacaktır.”

     İkrime (RA) şöyle der: “Aşure günü, Allah’ın Âdem (AS)’ın tevbesini kabul ettiği gündür. O gün, Nuh (AS)’ın gemiden indiği ve buna şükren oruç tuttuğu gündür. O gün, Firavunun suda boğulduğu gündür. O gün, İsrail oğulları için denizin yarıldığı ve onların buna şükür olarak oruç tuttukları gündür. Sen ey Müslüman, eğer elinden geliyorsa o günü oruçlu olarak geçir.”

     Muhammed b. Meysere şöyle der: “Duyduğumuza göre kim ki aşure günü aile efradına bolluk gösterirse, Allah ta ona senenin diğer günlerinde ona bolluk ve genişlik gösterir.”

     Bu hususta Süfyan’ın ifadesi şöyledir: “Biz bunu denedik, aynen doğru çıktığını müşahede ettik.”

     İbni Mes’ud (RA) şöyle anlatır: “Hz Peygamber (SAV) Medine’ye geldiği zaman, oranın ahalisinin o gün oruçlu olduklarını müşahede etti. Ahaliye bunun sebebini sorunca, onlar şu cevabı verdiler: “Bugün Hz Musa (AS)’ın ve İsrail oğullarının, firavunun şerrinden kurtuldukları gündür. İşte biz, bu güne tazim için oruç tutuyoruz.” Onların bu cevabı üzerine Hz Peygamber (SAV) şöyle buyurdu: “Biz, Hz Musa (AS)’a sizden daha çok sahibiz.” Ve o gün oruç tutulmasını emretti.

     Bu güne niçin bu ismin verildiği hakkında çeşitli açıklamalar vardır. Bazıları der ki: “Bu güne Aşure denilmesinin sebebi onun, Muharrem ayının 10. günü olmasıdır.”

     Diğer bazıları da şöyle derler: “Bu güne Aşure denilmiştir. Çünkü Allah, o günde on peygambere on keramet vermiştir:

  1-) Âdem (AS)’ın tevbesi o gün kabul etmiştir.

  2-) İdris (AS) o gün manevi makamlara çıkarmıştır.

  3-) Nuh (AS) o gün gemisiyle Cudi dağına inmiştir.

  4-) İbrahim (AS) o gün doğmuş, Allah onu kendisine o gün dost edinmiş ve Nemrut’un ateşinden o gün kurtarmıştır.

  5-) Davud (AS)’ın tevbesini o gün kabul etmiştir.

  6-) İsa (AS)’ı o gün göğe çıkarmıştır.

  7-) Musa (AS)’ı o gün Firavundan kurtarmış ve Firavunu o gün suda boğmuştur.

  8-) Yunus (AS)’ı o gün balığın karnından kurtarmıştır.

  9-) Süleyman (AS)’a saltanatı o gün vermiştir.

10-) Hz Peygamber (SAV) o gün dünyaya gelmiştir.

     Diğer bazılarının bu husustaki görüşler de şöyledir: “Bu güne Aşure denilmiştir. Çünkü Allah’ın İslam Ümmetine vermiş olduğu on kerametin onuncusudur:

BİRİNCİSİ: Recep ayıdır. Bu ay, Allah’ın ayıdır. Recep ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Ümmet-i Muhammed’in diğer ümmetlere olan üstünlüğü gibidir.

İKİNCİSİ: Şaban ayıdır. Şaban’ın diğer aylara olan üstünlüğü, Hz Peygamber (SAV)’in diğer peygamberlere olan üstünlüğü gibidir.

ÜÇÜNCÜSÜ: Ramazan ayıdır. Ramazanın diğer aylara olan üstünlüğü, Allah’ın mahlûkata olan üstünlüğü gibidir.

DÖRDÜNCÜSÜ: Kadir gecesidir. Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.

BEŞİNCİSİ: Fıtır günü yani Ramazan bayramının birinci günüdür. O gün, mükâfat günüdür.

ALTINCISI: On günlerdir. On günler, Allah’ı zikir günleridir.

YEDİNCİSİ: Arefe günüdür. Arefe gününün orucu, iki senelik oruca bedeldir.

SEKİZİNCİSİ: Nahr günüdür. Bu da Kurban günüdür.

DOKUZUNCUSU: Cuma günüdür. Cuma günü, günlerin en büyüğüdür.

ONUNCUSU: Aşure günüdür. Aşure günü tutulan oruç, bir senelik oruca bedeldir.

     Bu vakitlerin her biri için nice nice kerametler vardır ki, Allah, onların her birini bu ümmetin günahlarının affına ve hatalarının temizlenmesine vesile kılmıştır.

     Hz Aişe (RA) şöyle söyler: “Aşure günü, İslam’dan önceki devirlerde (Cahiliye devrinde) müşriklerin oruç tuttukları bir gündü. Yine henüz Mekke’de iken Hz Peygamber (SAV) Aşure günü oruç tutardı. Medine’ye hicret ettikten sonra ise Ramazan orucu farz kılındı. Bu sırada Hz Peygamber (SAV) buyurdular ki: “Ben, Aşure günü oruç tutmakla emrolunmuştum. Bundan böyle isteyen o günü oruçlu geçirsin, isteyen oruçsuz.”

     Hz Aişe (RA)’ın, hangi günün Aşure günü olduğu hakkındaki kanaati ise şudur: “Aşure günü, Muharremin dokuzuncu günüdür.”

     Bazıları da Muharrem ayının 11. gününün Aşure günü olduğunu söyler. Fakat çoğunluğun kanaati, Muharrem ayının 10. gününün Aşure günü olduğudur. Doğrusunu ancak Allah bilir.

 

 

 

AYET : TEVBE SURESİ – 36. AYET

 

إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَات وَالأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنّ أَنفُسَكُمْ وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ:

 

          MEALİ :

 

     “Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekûn savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.”   (TEVBE SURESİ – 36. AYET)

 

     Her dinin, milletin kutsal veya diğer zaman dilimlerinden farklı kabul ettiği, kendine özgü belirli gün ya da ayları vardır. Yüce dinimiz İslâm’da da bu tür gün, gece ve aylar vardır. Şüphesiz insan için en değerli mefhumlardan birisi de zamandır. Çünkü her şey zaman içinde var olmakta, gelişmekte ve yine zaman içinde yok olmaktadır. İnsan hayatında önemli bir yere sahip olan ilim, amel, servet ve diğer birçok değer, zaman içinde elde edilebilmektedir. Zamanı, gerektiği şekilde değerlendirebilenler hem dünyada hem de âhirette huzuru yakalayacaklardır. Zira Kur’an-ı Kerim’de zamanın öneminin bir sure ile vurgulanması gerçekten anlamlıdır:

 

وَالْعَصْرِ:إِنَّ الْإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ:

 

     “Andolsun asra ki, insan gerçekten ziyan içindedir...” (ASR SURESİ – 1/2. AYET)

      Ayetinde yer alan “Asr” kelimesinin, zaman anlamında kullanıldığı müfessirlerin çoğunluğu tarafından ifade edilmiştir. Bu ayet, zamanın önemine işaret etmektedir.

     Sevgili Peygamberimiz (SAV) de;

     “İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunların değerinden habersizdirler. Bunlar, sağlık ve boş zamandır.”

     Buyurmak suretiyle, zamanın ve sağlığın önemine dikkat çekmiştir.

     Zaman kavramı yaratılmış varlıkların, “ömür”lerini içinde yaşadıkları bir süreçtir. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerimde, zaman konusuna doğrudan ya da dolaylı yollarla dikkat çekilmektedir. Bu yolla, bir yandan her şeyi yaratan Yüce Allah’ın varlığının ve birliğinin bir delili olarak zaman ön plana çıkarılmakta, bir yandan da son derece kısa bir zaman diliminden ibaret olan insan ömrünün iyi değerlendirilmesi ve ahiret mutluluğunun elde edilmesi yolunda, zamanın iyi değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir.

     Soyut bir kavram olan zamanın insanlar tarafından algılanabilmesi, bizzat zaman içinde meydana gelen bir takım olayların esas alınması ile gerçekleşebilmektedir. Bu yolla insan, belli zaman dilimlerini isimlendirme imkanını elde etmiş, “önce” yi ve “sonra”yı,“geçmiş” i ve “gelecek” i tasavvur edebilmiştir, böylece düşüncelerini,bilgilerini bir zemine oturtma imkanını yakalamış, başkaları ile olan ilişkilerini düzene sokabilmiştir. Medeniyetin oluşması ve “dünyanın imarı” bu sayede gerçekleşmiştir. Şüphesiz bu gelişmenin temeli, Yüce Yaratıcının, kâinata koyduğu ve “sünnetüllah” olarak nitelenen sabit kanunlardır; meselâ güneşin, dünyanın ve ayın belli hareket düzenidir. Gün, ay ve yıl kavramları, bu hareket düzeninin birer sonucudur. Yüce Allah bu gerçeğe şu ayette işaret etmektedir:

 

إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْراً فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَات وَالأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنّ أَنفُسَكُمْ وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِين:

 

     “Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.”   (TEVBE SURESİ – 36. AYET)

     “Haram aylar” Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş yapılması ve kan dökülmesi yasak olan Kameri aylar demektir. “Haram aylar” nitelemesinin, bu aylarda yapılacak ibadetlere daha çok sevap, günahlara ise daha çok ceza verilecek olmasına dayandığı da ifade edilmiştir. Bu aylardan Muharrem birinci, Recep yedinci, Zilkade on birinci ve Zilhicce de on ikinci aydır.

     Hz. Peygamber (SAV) Veda Haccı sırasında, Mana’da irad ettiği hutbede şöyle buyurmuştur:

     “İşte zaman, hakikaten Allah Teâlâ’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumu gibi bir devre girdi: Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haramdır ki; üçü birbirinin ardında Zilkade, Zilhicce, Muharrem, biri de Cumâdâ ile Şaban arasındaki Receb’dir.”

     Bu dört ayın hürmeti, öteden beri süre gelen dini bir uygulamadır. Hz İbrahim ve İsmail (AS) zamanından beri Araplar, bu esasa riayet ede gelmişlerdi. Cahiliye devrinde bile buna riayet edilmiş, haram aylarda savaş yapılmamıştır, yılın bu dönemi bir barış zamanı olmuştur.

İslâm’ın gelmesi ile barış genel bir prensip, savaş ise saldırıya maruz kalma ve tebliğe engel olunması hâllerine has, zorunlu bir durum hâline geldiği için, “haram aylar” uygulaması da kalkmış oldu.

 

 

 

MUHARREM AYININ AYRICALIĞI

 

     “Haram aylar” içinde Muharrem ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ayrıcalığı “Muharrem” adından da fark etmek mümkündür. Zira “muharrem” kelimesi,“haram kılınmış”, “hürmete lâyık” anlamlarına gelmektedir. Kısacası “haram aylar” uygulamasının genel adı, anlam itibarı ile bu aya özel bir ad olarak verilmiştir. Bu özel uygulama, şüphesiz Muharrem ayına atfedilen önemin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Aynı önem İslâm kültür ve tarihi sürecinde de devam ede gelmiştir. Zira İslâm, Hz. İbrahim (AS)’ın tebliğ ettiği Hanif dini esaslarının devamı niteliğinde olması sebebi ile o geleneğin değerlerinin de sahibidir, dolayısı ile bu ayı değerli kılan tarihi olayları önemser. Diğer yandan, İslâm’ın zuhurundan sonra da Muharrem ayı, dini, sosyal ve tarihi önemi haiz olaylara sahne olmuştur. Bu durum Muharrem ayını, İslâm kültürü açısından daha da ön plana çıkarmaktadır.

 

 

 

     Muharrem ayını önemli kılan özellikleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

     1.HİCRİ YILBAŞI

     Muharrem ayı, 12 ay ve 355 gün olan kameri yılın ilk ayıdır. Adından da anlaşılacağı üzere, kameri yılda -güneşin değil- ayın hareketleri esas alınmaktadır. Hicrî tarih, Hz. Muhammed (SAV)’ in Mekke’den Medine’ye göç edişi ile başlar. Hicretin takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi, Hz. Ömer (RA) devrinde olmuştur. Onun devrine gelinceye kadar Araplar, düzenli bir tarih belirleme sistemine sahip değillerdi. Fil vakası gibi önemli olayları kıstas olarak benimsemişlerdi. Hz. Ömer (RA) devrinde, Hz. Peygamber (SAV)’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl (Miladi 622), İslâmî takvimin başlangıç yılı (Hicri 1) olarak, Muharrem ayı da bu takvimin ilk ayı olarak kabul edildi.

 

Hicret, göç etmektir. Maddî göç bellidir. Bir şehirden diğer bir şehre gitmek gibi...

 

Manevî göç teferruatlıdır. Bir Müslüman, bulunduğu beldede veya şartlar içinde dinini yaşayamıyorsa, o Müslüman dinini yaşayacağı bir beldeye gidebilir.

 

Bulunduğumuz odada televizyon varsa ve odada bulunanlar istemediğimiz bir programı izliyorlarsa, o odadan diğer bir odaya geçmek HİCRETTİR.

 

Akrabalar, arkadaşlar, komşular İslam'a aykırı yaşayışlarını sürdürmek için toplanmışlarsa, onların toplantısına katılmamak HİCRETTİR.

 

Her gün kahveye gidenler, her gün sohbetlere gitmeye başlarsa bu hal bir HİCRETTİR.

 

Kötü arkadaştan ayrılıp, âlimleri ziyarete gitmek HİCRETTİR.

 

Buyrulmuş ki "Bir dağın hareket ettiğini duyarsanız inanın; bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın." Huylar değiştirilmez ama yönü değiştirilir. Huylara yön vermek, yönünü değiştirmek HİCRETTİR.

 

Bedenimizi bir yerden bir yere taşıma yerine, huyumuzu, âdetimizi, örfümüzü bir yerden bir yere taşıyalım.

 

Peygamberimiz'in ve O'nunla beraber hicret eden sahabenin bu hareketi, bütün Müslümanlara örnektir.

 

Bulunduğunuz işyerinde İslamiyet'i yaşayamıyorsanız, işinizi değiştirin.

 

Oturduğunuz muhit iyi değilse, evinizi değiştirin. Yaşayış tarzınızdan siz ve yakınlarınız memnun değilse, yaşayış tarzınızı değiştirin. Bu değişiklikler, dünyanızı cennet eder.

 

Alak Sûresi "oku" diye başlar. Nasıl okuyacağımızı da hemen açıklar: "Oku, seni yaratan Rabbinin adıyla..."

 

Ne okursak okuyalım, Allah adına okumak lazım. Allah'ın yarattıklarını öğrenmek için okumak, dalaletten hakka HİCRETTİR.

 

Bir hanım tesettürün şartlarına riayet etmiyorsa, karar verip tesettürün şartlarını tam yerine getirmesi HİCRETTİR.

 

Çocuğumuza Kur'an öğretmeye başlamak bir HİCRETTİR.

 

Kısacası insanın kendi hayatında yaptığı iyiliklere doğru hareketlerin bütünü HİCRETTİR.

 

Hicret zordur; fakat cennet de ucuz değildir.

 

Allah, türlü işkencelere maruz kalan Peygamber'ine ve Müslümanlara, "hicret edin" diyor. "O işkencenin içinde kalın, sabredin" demiyor. Bu ayetten, olaydan bizim almamız gereken ders şudur: "Müslüman bile bile zarara giremez, haramdır!"

 

Haline bak...

 

Olumsuz bir durum varsa, olumlu hale geçmeye çalış. İşte hicret budur.

 

"Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

 

Bunların hakkında bilmem bir bahanen var mı? Dur!

 

Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlık bile,

 

Bak tecelli eyliyor bin şe'n-i günâgûn ile.

 

Ey bütün dünya ve mâfihâ ayaktayken, yatan!

 

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah'tan utan!"

 

 

     2. AŞURE GÜNÜ (10 MUHARREM)

     Bilindiği üzere Hz. Peygamber (SAV) Medine’ye hicret ettiğinde, orada Arap halkla birlikte yaşayan Yahudiler vardı. İşte bu Yahudiler, Hz. Musa ile İsrail oğullarının, Firavunun zulmünden Aşure günü kurtulduğunu söyleyen Yahudileri, Hz. Peygamber (SAV) yalanlamamış ve hatta bu yönde olumlu bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra tüm Samî dinlerde özel bir yere sahip görünen aşûre günü, Cahiliyye Araplarınca da önemli kabul edilmiştir. Hatta Resûl-i Ekrem(SAV)’in de peygamberlik öncesi ve sonrası dönemde, bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere de rastlanır. Medine döneminde bu orucu Müslümanlara tavsiye ettiği bilinen bir husustur.

     İbni Abbas (RA)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (SAV) Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını gördü. “Bu nedir?” diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu, Allah’ın İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (SAV), “Ben Musa’ya sizden daha lâyığım.” buyurdu ve hem kendisi bu günde oruç tuttu, hem de başkalarına oruç tutmalarını emretti.”

     Hz. Peygamber (SAV), Aşure günü oruç tutmayı teşvik etti ve şöyle buyurdu:

     “Aşure günü orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım.”

RAMAZAN AYI VE AŞURE GÜNÜ

 

     Aşure günü oruç tutulması uygulaması, Ramazan orucunun farz kılınmasına kadar devam etti.

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ:

 

     “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere olduğu gibi size de farz kılındı.” (BAKARA SURESİ – 183. AYET)

     Ayeti inince, Aşure orucu isteğe bağlı hâle geldi.

     Hz. Aişe (RA) bunu şöyle anlatıyor:

     “Resûlullah (SAV), Aşure günü oruç tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, dileyen Aşure günü oruç tuttu, dileyen tutmadı.”

     Aynı konuda yine Hz. Aişe (RA)’dan gelen diğer rivayet de şöyledir:

     “Ramazan orucu farz kılınmadan önce (Kureyşliler) Aşure günü oruç tutarlardı. Aşure günü, Kâbe’nin örtüsünün değiştirildiği gündü. Allah Teâlâ Ramazan orucunu farz kılınca Resûlullah (SAV): “Dileyen Aşure günü oruç tutsun, tutmak istemeyen de tutmasın.” dedi.”

     Hz. Peygamber (SAV),Muharrem ayının 9, 10 ve 11. günlerinde oruç tutmayı ashabına tavsiye etmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

     Resûlullah (SAV), Aşure günü oruç tutunca kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü, bu gün, Yahudilerin ve Hıristiyanların hürmet gösterdikleri bir gündür.” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (SAV): “Gelecek yıl inşallah Muharremin dokuzuncu gününde de oruç tutacağız” dedi. Ertesi yıla ulaşamadan Resûlullah (SAV)vefat etti.”

     Peygamber Efendimiz (SAV),Muharrem orucuyla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

     “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’a izafetle (Allah’ın ayı denilerek) şereflendirilen Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise, geceleyin kılınan namazdır.”

     Peygamberimiz (SAV),bir başka hadiste de, Aşûra günü’nde tutulan orucun, bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağını müjdelemiştir. Ancak, Hz. Peygamber (SAV)’in bildirdiğine göre yalnızca Aşûra günü değil, Muharremin 9, 10 ve 11. günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.

     Aşure günü oruç tutmanın faziletine ilişkin sahih hadisler bulunmasına karşılık, o günde hububat karışımı aş (aşure) pişirmek, sadaka vermek, mescitleri ziyaret etmek ve kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih habere rastlanmamaktadır. Bununla birlikte, Müslüman Türklerin dinî halk geleneğinde önemli bir yer tutan aşure, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere, daha sonraki günlerde de özel merasimle pişirilip dağıtılan tatlıya isim olmuş ve sosyal dayanışmaya önemli katkılarda bulunmuştur. Çok eskiden beri devam eden aşure aşı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilmiş,“aşure testisi” adı verilen özel kaplarla da saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılmıştır.

 

AŞURE GÜNÜNDE MEYDANA GELEN DİĞER TARİHİ OLAYLAR

 

     Aşure günü adı verilen 10 Muharrem gününde meydana geldiği rivayet edilen diğer bazı önemli olayları da kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

     a-) Rivayete göre, Hz. Nuh (AS)’ın gemisi Tufandan kurtulup, Cûdî dağına Aşure günü oturmuştur. Bilindiği üzere, Hz Nuh (AS), Allah’ın emri üzerine kendine inananları yaptığı bir gemiye bindirmiş, tufan gerçekleşince, inanmayanlar suda boğularak helak olmuşlardı.

     b-) Hz. Âdem (AS)ın tövbesinin kabul edilmesi,

     c-) Hz. İbrahim (AS)’ın, Nemrut’un ateşinden kurtulması,

     d-) Hz. Yakub (AS)’ın oğlu Hz Yusuf (AS)’a kavuşması,

     e-) Hz. Musa (AS) ve İsrail oğullarının Firavunun zulmünden kurtulmaları, 10 Muharrem (Aşure) günü gerçekleştiği rivayet edilen olaylar arasındadır.

 

İSLÂM TARİHİNDE 10 MUHARREM

 

     Emeviler’in ikinci hükümdarı Yezid zamanında ve Hicri 61,Miladi 680 yılı Muharrem ayının onuncu Cuma günü, Hz. Hüseyin (RA)’ın şahadeti ile sona eren tarihi olay meydana gelmiştir. Ehl-i beytin çok değerli bir ferdinin hayatına mâl olan bu elim olay sebebi ile 10 Muharrem, Şii Müslümanlarca yas günü sayılmış ve bu matem daha sonraları geniş çaplı hâle gelmiş, bir nevi resmi hüviyete bürünmüştür.

     Öncelikle şunu ifade edelim ki, Yüce Allah, insanı ruh ve beden yapısıyla en güzel bir şekilde yaratmış, ona şan ve şeref vermiş, ona ruhundan üflemiş ve yeryüzündeki her şeyi onun hizmetine sunmuştur. Bütün bu özellikleriyle insan, yaratılanlar arasında en seçkin ve en değerli varlıktır. Yaratılış gayesine uygun olarak yaşayan insan, sevgi dolu, merhametli, hoş geçimli, güvenilir, içinde yaşadığı toplumla ve bütün insanlıkla barışık olandır. Bu vasıflar, kuşkusuz olgun Müslüman’ın da belirgin özelliklerindendir.

     Hz. Peygamber (SAV)’in, “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir. Mü’min ise, insanların canları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir.” buyurarak, Müslümanlık ile güvenilirlik arasında bağ kurması oldukça anlamlıdır.

     Temeli barış, uzlaşma ve hoşgörüye dayanan, ismini de bu anlamlara gelen “İslâm” kelimesinden alan yüce dinimiz; birliği, sevgiyi ve kardeşliği emrederken, haksızlığı, insan hayatına, kişi dokunulmazlığına ve insanın onur ve haysiyetine zarar verecek her şeyi de kesin bir dille yasaklamıştır. İnsanların can, din, mal, nesil ve akıl emniyetini temin etmek, İslâm’ın temel hedeflerindendir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, haksız yere cana kıymak haram kılınmış ve bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmeye, bir hayatı kurtarmak da bütün insanlığı kurtarmaya denk tutulmuştur.

     Hz. Peygamber (SAV),savaş ortamında bile, Müslümanlarla savaşmayan gayrı Müslim kadınların, çocukların, yaşlıların ve ibadetle meşgul din adamlarının öldürülmesini, hatta ibadethanelerinin yıkılmasını, ağaçların kesilmesini ve hayvanların öldürülmesini yasaklamıştır. Bütün insanlığa seslendiği veda haccı hutbesinde de, Hz. Adem (AS)’ın çocukları olmaları itibarıyla, insanların kardeş olduklarını; mallarının, canlarının ve kişilik haklarının dokunulmaz olduğunu ve her türlü haksız saldırıdan korunduğunu bütün dünyaya ilan etmiştir.

     Genel bir ilke olarak yer yüzündeki bütün canlılara merhametle yaklaşmayı öngören İslâm dini,“İnsanlara merhamet etmeyene, Allah da merhamet etmez.” peygamberî buyruğuyla da bu ilkeyi âdeta perçinlemiştir. Bütün bunlardan da açıkça anlaşılacağı üzere kime karşı işlenirse işlensin, insan hayatına yönelik haksız davranışların onaylanması söz konusu olamaz.

     Muharrem ayı içerisinde Hz. Hüseyin (RA) gibi büyük bir şahsiyetin şehit edilmiş olması, bütün Müslümanlar için büyük bir acı olmuş ve Müslümanları derinden etkilemiştir. Bu zatın, Hz. Peygamber (SAV)’in sevgili torunu olması ise, bu acıyı daha da artırmaktadır. Tarihin belli bir kesitinde meydana gelen bu üzücü olayları iyi düşünmek ve bunlardan ders çıkarmak gerekir. Müslümanlara düşen görev, bu tür müessif olayların tekrarlanmasını önleyecek bir bilinç ve anlayışa sahip olmak; kardeşlik, birlik ve beraberliğimizi korumaktır.

 

EHL-İ BEYT

 

     Ehlibeyt, “ev halkı”, “ev sahibi ile eşi, çocukları ve torunları” demektir. Terim anlamı ile “Hz. Peygamber (SAV)’in ailesi ve soyu” demektir. Şii kaynaklarda genellikle “ehl-i beyt” karşılığında, “el-İtre” kelimesi kullanılır.

     Kur’an’da, Hz. Peygamber (SAV)’in ev halkına yönelik özel açıklamalar içeren ayetler yer almaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

 

يَا نِسَاء النَّبِيِّ لَسْتُنَّ كَأَحَدٍ مِّنَ النِّسَاء إِنِ اتَّقَيْتُنَّ فَلَا تَخْضَعْنَ بِالْقَوْلِ فَيَطْمَعَ الَّذِي فِي قَلْبِهِ مَرَضٌ وَقُلْنَ قَوْلاً مَّعْرُوفاً:وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَايُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيراً:

     “Ey Peygamberin hanımları! Siz kadınlardan her hangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız, (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki, kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. (Güzel ve) doğru söz söyleyin. Evlerinizde oturun. Önceki Cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. Namaz kılın, zekât verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı (ehl-i beyti)! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (AHZAB SURESİ – 32/33. AYETLER)

     Bir hadis-i şerifte Hz Peygamber (SAV) şöyle buyurur:

     Cabir b. Abdullah diyor ki: “Resûlullah (SAV)’i haccettiği yıl Arefe günü, Kusvâ adlı devesi üzerinde insanlara hitap ederken gördüm. Onun şöyle dediğini işittim: “Ey insanlar! Aranızda iki şey bıraktım ki, onlara tutunduğunuz sürece asla sapkınlığa düşmezsiniz: Allah’ın Kitabı ve benim ehl-i beytim.”

     Şu halde ehl-i beyt; Kur’an’a ve Sünnete bağlı, bu iki kaynağı hayatına yansıtan, onların canlı birer örneği olan seçkin insanları ifade ediyor. Kısaca ehl-i beyt, sünneti ve bu bağlamda da Hz. Peygamber (SAV)’in hayat biçimini temsil etmektedir, diyebiliriz.

     Buradan hareketle şunu ifade etmek gerekir ki, Kur’an’ın ve sünnetin getirdiği esaslara sırt çevirerek, onları hayatımızın dışına çıkararak, ehl-i beyti sevmek mümkün değildir. Zira seven kişi, sevdiğine benzemeye, onun gibi olmaya çalışır ve bunu sözleri ve davranışları ile ispat eder. Şüphesiz Hz. Peygamber (SAV)’in aile halkından, ehlibeytinden birinin, hiç hak etmediği bir muameleye tâbi tutulması, şehit edilmesi, bütün Müslümanlar adına son derece üzüntü verici, acı bir olaydır. Sıradan bir insanın canına kıyılmasını bütün insanları öldürmek gibi telakki eden bir dinin mensupları, böyle seçkin bir insana haksız yere kıyılmasını tabi ki telin eder. Böyle üzücü olayların yeniden meydana gelmemesi için ne gerekiyorsa onu yapmayı temel görevleri arasında görür.

     Ancak şu noktayı asla gözden kaçırmamalıyız:

     Hz. Hüseyin (RA)’a reva görülen bu muamele, ne kadar haksız ve ne kadar üzücü olursa olsun, Müslümanlar arasında ayrılık ve husumet sebebi olmamalıdır. Tarihin belli döneminde gerçekleşen bu üzücü olayı, gene tarihin hakemliğine emanet etmek ve duygulardan çok aklı hâkim kılmak gerekir. Zira günümüzde Müslümanların, her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu inkâr edilemez.

     Kerbelâ olayının hatırasını yâd etme gerekçesi ile yas günü olarak algılanan 10 Muharremde sergilenen etkinliklerde, bazı Şii Müslümanlar, “kendi kendine işkence” denebilecek uygulamalar sergilemektedirler. Hâlbuki bu tür uygulamalar İslâm’a aykırıdır. Yas tutmanın da bir ölçüsü vardır ve bu ölçüyü Hz. Peygamber (SAV) belirlemiştir. İslâm’dan önce Cahiliye Arapları, ölen kimse için aşırı derece yas tutar, ölünün yakınları avazı çıktığı kadar bağırır, eşi kendini eve hapseder, yıkanmazdı. Hatta profesyonel ağlayıcılar da tutarlardı. Resûlullah (SAV) bu geleneği, şu hadisi ile ortadan kaldırmıştır:

     “Yüzüne vurarak, yakasını yırtarak, cahiliye âdetlerini sürdüren bizden değildir.”

     Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek önemli olayların yer aldığı bir aydır. İslâm’dan önceki semavi dinlerce de değerli bir zaman dilimi olarak kabul edilmiştir. İslâm tarihi açısından da önem arz eden bu ayda Hz. Peygamber (SAV), özellikle bu ayın “Aşure günü” diye adlandırılan onuncu gününde oruç tutmayı tavsiye etmiştir.

     Muharrem ayına, Osmanlılar döneminde de ayrı bir önem verilmiştir. Bu ay dolayısıyla şairlerin yazdığı ve “Muharremiye” adı verilen manzum şiirlerin sayısı oldukça kabarıktır. Ayrıca, yeni yılın başlangıcı olması sebebiyle, bu ayda devlet erkânı, padişahın, huzuruna çıkarak yeni yılı tebrik ettiği ve padişahın “Muharremiye” denilen hediyeler dağıttığı nakledilmektedir.

,

 

     Muharrem ayı, İslâm kültür tarihinde önemli yeri olan bir zaman dilimini temsil etmektedir. Bu ayın önemi, içinde meydana gelmiş olan önemli olaylardan kaynaklanmaktadır. İslâm tarihinin en üzücü olaylarından biri olan Kerbelâ olayı da bu ayda gerçekleşmiştir. Bütün Müslümanları üzen bu tarihi olay, tarihin hakemliğine bırakılmalı, müminler arasında soğukluğun ve kırgınlığın sebebi kılınmamalıdır. Bütün Müslümanlara düşen görev, tarihin güzelliklerini, yaşadığımız dönemin şartları içinde yeniden yaşamaya gayret göstermek, yanlış ve üzücü örneklerden ibret alarak, onların tekrar yaşanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaktır.

 




Bu haber 2035 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER İMAM ODASI Haberleri

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • İbretlik Resimler
    İbretlik Resimler
  • Kısaca 2017
    Kısaca 2017
  • Büyükler Bir Söyler Hikmeti
    Büyükler Bir Söyler Hikmeti
  1. İbretlik Resimler
  2. Kısaca 2017
  3. Büyükler Bir Söyler Hikmeti
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Kör Olduğu halde Dokunduğunu Çizen Türk
    Kör Olduğu halde Dokunduğunu Çizen Türk
  • Rusyada Bayram Namazı Camide Yer Olmayınca Caddeler taştı
    Rusyada Bayram Namazı Camide Yer Olmayınca Caddeler taştı
  • Mehmet Görmez Amerika'da Tarihi Hutbe
    Mehmet Görmez Amerika'da Tarihi Hutbe
  • Kuran Kurslarında ne kadar Başarılı olmuşuz
    Kuran Kurslarında ne kadar Başarılı olmuşuz
  • Fatiha Suresi Abdulsamed
    Fatiha Suresi Abdulsamed
  1. Kör Olduğu halde Dokunduğunu Çizen Türk
  2. Rusyada Bayram Namazı Camide Yer Olmayınca Caddeler taştı
  3. Mehmet Görmez Amerika'da Tarihi Hutbe
  4. Kuran Kurslarında ne kadar Başarılı olmuşuz
  5. Fatiha Suresi Abdulsamed
VİDEO GALERİ
YUKARI